Rüzgar Gibi Geçenler 6 – ALBATUR

Rüzgar Gibi Geçenler 6

Bir Markanın Doğuşu: Albatur

Reşat Köstem

Reşat Yurday Köstem

Bu kez sizlere, unutulmaz bir şampiyonla birlikte onun sahibini de anlatacağız. İşte Albatur ve Süleyman Sırrı Turhan’ın öyküsü…

Adı “Batur” la biten her hangi bir Arap atı, bizlere öncelikle Süleyman Sırrı Turhan’ı anımsatır. Albatur, Erbatur, Haberbatur, Turbatur, Gizbatur ve daha nice Baturlar… Süleyman Sırrı Turhan, sonraki yıllarda yetiştirdiği bazı İngiliz atlarına da benzer isimler verdi ama bunlar Arap atları kadar bilinir olmadılar.

Onun at isimleri konusundaki yaratıcılığını, bir AR-GE uzmanlığı olarak değerlendirebiliriz. Batur markasını 1980 yılında, o zamanki adıyla Çifteler Harasından satın aldığı, Albatur’la yarattı, Erbatur ve Haberbatur gibi safkanlarıyla da zihinlere kazıdı…  Daha önceki yıllarda da bazı ekürilerin, atlarına birbirini çağrıştıran isimler verdiklerini görüyoruz. Bunun en bilinen örneği; Nevzat Zaimoğlu – Nazım Mutlu ikilisinin; Tulşah, Tulrab, Tulrah, Tulgad,  Tulhak, Tulmah gibi atları.

Süleyman Sırrı Turhan ve “Orda Bir Köy Var Uzakta” …

Süleyman Sırrı Turhan; 1930 yılında,  Erzincan’ın, Kemaliye İlçesi, Apçağa Köyü’nde dünyaya gelmiş. Çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği memleketi ile gurbetteki yaşamı arasında bağ dikkati çekiyor. İstanbul’a yerleştikten sonra, memleketinde edindiği meslekleri, sosyal etkinliğini burada da sürdürüyor. Bunu anlayabilmek için Kemaliye’deki günlerinden de söz etmek gerek. Aslında onun memleketinin adı, yüz yıl öncesine kadar Eğin’di, sonradan Kemaliye oldu. Zaten bizler de Süleyman Sırrı Turhan’ı, Eğinli olarak anımsıyoruz. Kurtuluş Savaşı yıllarında yöre halkı Misak-ı Milli Derneği’nin bir şubesini kurarak, Milli Mücadeleye olan inançlarını ve Mustafa Kemal’e bağlılıklarını bildirirler. Ankara’ya çektikleri telgrafta, ilçelerine cumhuriyet öncesi verilen “Eğin” adının, Atatürk’ün ikinci ismi olan “Kemal” ile değiştirilmesini isterler. 21 Ekim 1921 tarihinde de Eğin İlçesi, Kemaliye adını alır.

İpek yolu üzerindeki bu yöre, ilk ve orta çağda olduğu Osmanlı Döneminde de, Anadolu’nun önemli ticaret merkezlerinden biriydi. Yavuz Sultan Selim, Kafkasya’dan getirttiği göçmenleri Eğin’e yerleştirdi ve İstanbul’daki et satışlarını onların düzenlemeleri için ferman çıkardı.

Süleyman Sırrı Turhan’ın İstanbul’a gelişi ve buradaki ilk yıllarını oğlu Armağan Turhan’dan öğreniyoruz: “Babam on yedi yaşında İstanbul’a göç etmiş. Bizim Eğinliler meşhurdur, o da burada, Feriköy’de bir kasap dükkânı açmış.” Hani “her işin bir erbabı vardır” derler ya, kasaplık da, Eğinlilerin mesleği olarak bilinir. Demek ki bunun kaynağı beş yüz yıl öncesine dayanıyor…

Apçağa Köyü, Munzur Dağı eteklerinde, dört bir yanı dik yamaçlarla çevrili, zor bir coğrafyada yer alıyor. Havası, doğası gayet güzel ama o yıllarda bu saydıklarımızla geçim kaynağı yaratmak kolay değil. Tarım yapılabilecek 11 bin hektar alana sahip olduğu için, arıcılık, büyük ve küçükbaş hayvancılığın yanı sıra bazı alternatif iş kolları burada yaşayanların geçim kaynağı olmuş.

Eğin’deki “alternatif” iş kollarından biri de, taşımacılık. Yirminci yüzyıl başları Anadolu’da taşımacılık deyince, akla ilk gelen araçlar: at, katır ve eşek. Kemaliye gibi dağlık bir arazi yapısında, en uygun taşıma aracı da katır olsa gerek. Yine Armağan Turhan’a kulak veriyoruz. Babasından dinlediklerini; “Onun atçılığa merakı, yaşadığı köyde başlamış. Babamın babası, dedesi, onların da ataları taşımacılık yaparlarmış. Günlerce, aylarca süren yolculuklarla mal getirip, götürürlermiş. Babam da bu ortamda büyümüş” diyerek anlatıyor.

Görüyoruz ki Süleyman Sırrı Turhan, köydeki hayatını “elinden geldiğince” şehirde de sürdürmüş. Şöyle ki; kasaplıktan sonra, bir otobüs satın alıp, İstanbul – Erzincan arası yolcu taşımacılığı yapıyor. Onun uğraşı; atalarının köyde katırlarla yaptığı yük taşımacılığından, büyük kentte otobüsle yolcu taşımacılığına evriliyor…

Dikkat ederseniz işin temeli değişmiyor; kasaplık ve taşımacılık. Deneyimli ve iyi bir araç sürüsü olan Süleyman Sırrı Turhan, yurt dışından permi ile alınan araçların getirilip, götürülmesini işini de bir süre yapıyor.

1985 Tarım Bakanlığı Koşusu Kupa Töreni -Hüsnü Doğan, S.S.Turhan, Kadir Altınöz, Mümin Çılgın ve arkada Eşref Kaytaş (antrenör)

Atçılığa İlk Adımlar ve Saddam’ın Kır Atı…

THY dışındaki özel şirketler kurulup aralarında rekabet ortamı oluşana kadar, havayolu taşımacılığımız yaygınlaşmadı. Fiyatları daha ekonomik olduğu için, Avrupa ve Asya’daki komşu ülkelere bile, ulaşımda karayolu tercih ediliyordu.

Özellikle İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerin merkezi yerlerinde, tanınmış otobüs firmalarının biletlemesini yapan ve müşterilerin şehir içi toplanma noktaları olan yerleri vardı. Örneğin; Taksim Meydanı’ndaki Varan, Ulusoy, Kamil Koç acentelerini çoğumuz anımsarız.

Aynı yıllarda, Süleyman Sırrı Turhan’ın Taksim Meydanı’nda bir kafe ve Kamil Koç acentesi açtığını görüyoruz. Giriştiği bu işler, onun yeni kişilerle tanışıp dostluklar kurmasını, hatta atçılığa başlamasını sağlamış. Armağan Turhan o günleri anlatıyor: “Bizim oralardan hemşerisi İbrahim Akverdi (Kör İbo) ile tanışmış. Osmaniye’de oturan Kör İbo, hem at sahipliği, hem de kendi atlarının bakıcılığını yapıyor. İbrahim bir gün, atların yanına (Veliefendi’ye) gittiğini söyleyince, Babam, Ben de geleyim demiş.” Yaşantılarımızdaki büyük değişimler; bazen çok küçük ayrıntılarda gizli değil mi?   

İbrahim Akverdi ve Veliefendi’de edindiği yeni dostları, bir at alıp koşması için ısrarcı olurlar. Buna kararı vermesi halinde, ona yardımcı olacaklarını söylerler. Çocukluğunda; atlarla, katırlarla taşımacılık yapan Süleyman Sırrı Turhan, bu öneriye sıcak bakar ve 1975 doğumlu Vadi (IX. Hilalüzzaman 65/59 – 60. Zehra) ile atçılığa başlar.

Vadi; yarış yaşamına sıradan bir başlangıç yaptıktan sonra Çanakkale Koşusu, Haralar Koşusunun da aralarında olduğu yedi koşu kazandı. Süleyman Sırrı Turhan da ilk yılında, 540 bin 500 lira ile Arap atçıları kazanç listesinin beşinci sırasındadır. Vadi’nin başarıları birkaç yıl daha sürüp, yarış yaşamı bitince Arap ülkelerine satıldı. “Safkan bundan sonra doğal olarak unutulmuştur” derseniz, yanılırsınız…

Çünkü Saddam Hüseyin’in dünya medyasına yansıyan beyaz at üzerindeki fotoğrafı, Vadi’yi koştuğu yıllardan çok daha ünlü hale getirdi. Bu fotoğrafı gören Süleyman Sırrı Turhan’ın; “Saddam’ın bindiği at, Vadi’ye ne kadar çok benziyor. Onu Arabistan’a satmıştık, sakın bu at Vadi olmasın?”  diyerek yakın çevresiyle paylaştığı görüşü, bir anda kamuoyunda yankı bulup, magazin basınının ilgilendiği konulardan biri oldu. Ülkemizden Arap yarımadasına yapılan at satışlarıyla ilgilenen kişilerin de bu görüşü desteklemesi, olayın inanılırlığını arttırmıştı.

Süleyman Sırrı Turhan atçılık serüveninden hiç vazgeçmedi. Çatalca’da kurduğu harada yetiştiricilik de yaparak ekürisini sürekli büyüttü. Onun ölümü sonrası, eşi Nevzat Turhan ve günümüzde de oğlu Armağan Turhan o ünlü “kırmızı-yeşil” formayı yarış pistlerinde dalgalandırmayı sürdürüyorlar.

Biz ekürinin kuruluş yıllarına dönecek olursak…

Turhan Ekürisi’nin böyle bir başlangıç yapmasında, antrenör Nubar Uncuyan’ın büyük payı vardı. Onun katkısını, Nazım Mutlu’nun Zaimoğlu Ekürisine olan katkılarına benzetebiliriz. Mutlu ve Uncuyan, atlarını sadece koşulara hazırlayan isimler değil, eküriye katılacak safkanları seçen ve ekürileri yöneten kişilerdi. Alınacak safkanları seçen dedik ama bu konudaki bir farklılığı Nubar Uncuyan; “Erbatur’u ben değil, O seçti” diyerek vurguluyor. Antrenörü ile Turhan Ekürisi arasındaki güven ve birlikteliğin Süleyman Sırrı Turhan’ın ölümü sonrasında da sürmesi, iki taraf içinde övgü kaynağıdır.

Ekürinin kuruluş yıllarını ve Albatur’un alınışını Nubar Uncuyan anlatıyor:

  • Süleyman Beyle, bir arkadaşım vasıtasıyla tanışıp, çalışmaya başladık. Vadi’yi almışlar, koşuyorlardı. At umdukları gibi bir başlangıç yapamayınca, arkadaşım bu atı sen çalıştır dedi, kabul ettim. İyi koştuk, kazandık. Daha sonra bu işi yapmamaya karar verdim ve antrenörlüğü bıraktım. Evim İncirli’de. Bir gün Osmaniye’den eve giderken, Süleyman Beyle karşılaştık. “Neredesin, ben de seni arıyorum. Deli bir atım var; gel şuna bakıver” dedi. At da Eğinli… Sahaya girmiyor; girse bile zağmaya dokundurtmuyor… Birkaç yarış koşup, onunla da kazandık. Sonra bu atı sattı. Oı günlerde de devlet haralarının satacağı taylar, sahaya geldi. Süleyman Bey “Taylar gelmiş, gidip bakalım. İçlerinden birini beğen, onu alıp seninle ortak koşalım” dedi. Taylar Karamehmet ahırlarında kalıyordu.

Karamehmet ahırlarına gidip baktıkları, Çifteler Harası’nın Veliefendi’ye getirdiği 1978 doğumlu, on bir safkan Arap tayıydı. Bu tayların sadece orijinlerini yazsak, okurların çoğu onların adlarını, hatta kardeşlerini bile söyleyeceklerdir. Çünkü öylesine akılda kalan isimler ve orijinler ki…

Nevzat Zaimoğlu’nun aldığı Tulhak, Özden Odacıoğlu’nun aldığı Özüşan, Hakkı Erdem’in Ganyan’ı, Cemal Türkmenoğlu’nun I. Elhan’ı, Bülent Koçak’ın Başefendi’si, Süleyman Sırrı Turhan’ın Albatur’u…

Aralarında en yüksek fiyata ulaşan, Nevzat Zaimoğlu’nun 1 milyon 150 bin lira ödeyerek aldığı Tulhak olurken,  Albatur 700 bin lira ile dördüncü sıradaydı. Mehmet Ali Kiper  1981’in üç yaşlı taylarını değerlendirdiği yazısında, Tulhak’ı ilk sıraya koyup, Özüşan, Savatlı ve Albatur’u da iyiler arasında sayıyordu.

Nubar Uncuyan Albatur’un alınışını anlatırken, sanki o günleri yeniden yaşıyor:

  • Gidip taylara baktık. Birinci, ikinci derken üçüncü tayda elim, ayağım düşüverdi; karşımda Albatur… Bu atı al, şampiyonlar şampiyonu olur dedim. Arka ayağında biraz problem var ama kemik oturmuş, zarar vermez. “Tamam, alalım. Sen mi bakacaksın bu ata” diye sorunca; bakarım ama bir şartım var dedim. Ben ortaklığa falan gelemem. At yarışını koşar; ben de hak ettiğimi alırım. “Tamam, anlaştık” dedi.

Albatur’u koşmak kolay değil…

Albatur’u idmana alıp hazırlarlar ve tay ilk yarışına çıkar. Elbette ki ilk yarışı koşmak, burada birkaç sözcükle anlattığımız kadar kolay değil…

  • Hazırlayıp, koştuk. Yarışa iyi başladı ama son düzlükte kendini dışarı atıyor. Bir gün, beklenmedik zamanda ahıra gittim. Baktım, seyis atı dövüyor. Hiç huyum değildir, seyisi işten çıkardım ve ata ben bakmaya başladım. Gezintisini de o zaman apranti olan Sedat Özölke yapıyor. Başka biri olsa onu kaçırır, parça parça ederdi ama Sedat’ı düşürmemek için sanki gayret gösteriyordu. Öyle akıllıydı.

Albatur’a ilk yarışlarında Yaşar Atçı bindi ve ilk kötü sürprizi de ona yaptı. Yaşar Atçı anlatıyor:

  • Sabah Albatur’u çalıştırıyorum. Necdet Bayraktar da ekürinin başka bir atında. 800’de aniden tökezledi ve beni düşürdü. Atı yakalayıp götürdüler; beni de ambulansa koydular. Önemli bir şeyim yok, gidip atı görmek istedim. Süleyman Bey de orada, atın durumuna bakıyorlar. Hiç unutmuyorum; cebimdeki şekeri çıkarıp ata verince, Süleyman Bey bu davranışımdan duygulandı. “Yaşar, seni burada görünce ata çok daha farklı davranacağını tahmin ettim. Demek ki at sevgisi buymuş” dedi… Albatur; yapılı, çok güzel bir attı. Mesafeyi sever ve başarılı tempo yarışları yapardı.

Albatur’un idmanlarda sürekli tökezlemesi, onu çalıştıranların adeta “korkulu rüyası” olmuştu… Yaşar Atçı önemli bir sorun olmadan bunu atlatmıştı ama bazı meslektaşları onun kadar şanslı değildi. Örneğin; Mevlut Atçı ve Aykut Arıcı Albatur’un tökezlemesi sonucu düşüp ayağı kırılan jokeyler. Arap atlarının yerden aksiyon yaptıkları ve kuma gömülen ayaklarını oradan çıkarmakta zorlandıkları için tökezledikleri bilinir ama antrenör Nubar Uncuyan Albatur’un çok farklı bir nedeni olduğu söylüyor; “Albatur sahaya geldiğinde böyle bir huyu yoktu, sonradan oldu. Allah rahmet eylesin, Burhan (Şenemgen) Abi getir şu senin atı bir bakayım dedi. Götürdüm; baktı, yürüttü. Atın ön ayağında gizli bir çatlak varmış; o ayağına fazla yüklenince de tökezliyormuş. Burhan Abi’nin söylediği tedaviyi yaptık, geçti.”

Tınay Adışen’in Direnci…

Jokeyler bu nedenle Albatur’u çalıştırmak istemiyorlardı.  İşte Tınay Adışen’in yaşadıkları:

1985 yılı İstanbul Sezonunun henüz başları… TBMM Koşusu 28 Nisan Pazar günü koşulacak. Bir idman sabahının ilerleyen saatlerinde, çaylar söylenip, kır kahvesindeki sohbetler koyulaşmış… Süleyman Sırrı Turhan;

–  Tınay rüyamda gördüm. Millet Meclisi Kupasında sen Albatur’a biniyorsun. Orada atın var mı, yoksa biner misin?

–  Binerim Süleyman Abi.

–  O zaman yarın sabah gel, atı çalıştırmaya başla.

–  Abi binerim ama atı çalıştırmam. Sabahları kim çalıştırıyorsa devam etsin. Ben yarışında binerim.

–  Çalıştırmazsan olmaz ama…

–  Sen bilirsin Abi, çalıştırmam…

Süleyman Sırrı Turhan, Tınay’ın fikrini değiştirmeyeceğini anlayınca “tamam” der… Anlaşmanın tam olarak sağlanması için, Tınay Adışen’in bir isteği daha vardır. Eküri montu alacaktır ve bunun jokey deklaresinde de belirtilmesi gerekir. Süleyman Sırrı Turhan bu isteği, hiç duraksamadan kabul eder.

Jokey konusu tamamdır ama Albatur’un da ufak (!) bir sorunu var. Koşunun mesafesi 1600 metre ve Şampiyon’un bu mesafede ne starttan çıkmışlığı, ne de “siftahı” var… Çimento Fabrikası’nın bacalarından huylandığı için starttan çıkmadığı söylentisi “bir şehir efsanesi” olabilir. Fakat neden böyle yaptığını da ata sorup öğrenemiyorsunuz ki…

Turhan Ekürisi’nin Erbatur ve Albatur’la katıldığı koşunun favorisi, Ekrem Kurt’un bindiği Demirkır’dı. Turhan Ekürisinin favorisi Erbatur’a ise, Mümin Çılgın biniyor. Ekürinin yarış planını Tınay Adışen’den öğreniyoruz; “Ben startla birlikte Demirkır’a yapışarak, onu temposunun dışına çıkarıp, yıpratacağım.  Erbatur da sonda gelip koşuyu kazanacak…”

Kusursuz uygulanan bu taktik, Süleyman Sırrı Turhan Ekürisinin düşündüğünden de iyi sonuç verdi. Koşuyu, Albatur’la girdiği mücadeleden hayli yıpranan Demirkır dördüncü,  Albatur – Tınay Adışen ikilisi de görevi yerine getirdikleri gibi, eküri Erbatur’un arkasında ikinci tamamladı.

Nubar Uncuyan bu koşuyu; “Albatur 1600 metre dışında, koştuğu her mesafede yarış kazandı. 1600’de de bu yarışı kazanacaktı, ekürisine geçildi…” diyerek özetliyor.

Tınay Adışen:

  • Atı neden çalıştırmak istemediğimi koşudan sonra Süleyman Abi’ye söyledim. At yine tökezleyip, Aykut’a, Mevlut’a olduğu gibi benim de bir yerim kırılırsa, aylarca at binemem diye çalıştırmadım. Benim bakmam gereken bir ailem var. O yıl Şirinyer’deki evimi yaptırıyor ve müteahhite her ay taksit ödüyordum. Yaşayacağım bir aksilik, hayatımı allak, bullak ederdi. Yalnız şunu da eklemeliyim; bu koşudan kazandığım jokey montuyla, inşaatın iki aylık taksitini ödedim…

Albatur ve Kadir Altınöz

Albatur ve jokey Kadir Altınöz sanki birbirlerini tamamlayan “ayrılmaz” ikiliydiler. Kadir Altınöz 31 kez bindiği bu at ile tümü grup koşu olmak üzere 13 yarış kazandı.

  • Starta girip, çıkmıyordu ama mutlaka bir bildiği var diyorum. Çünkü öyle akıllıydı ki… Hiç unutmuyorum, 2400 metrelik bir yarış (1982 G1 Tarım ve Orman Bakanlığı) koşuyoruz. Ben atın üzerinde dalmışım, gidiyoruz.

1600’de elimi çekiyor gibi oldu, pek istifimi bozmadım. 200 metre sonra elimi daha da hızlı çekince, şöyle doğrulup bir baktım; herkes çekip gitmiş. Üç at önümde duvar örmüş; Ahmet (Atçı)’in atı biraz gerilerinde. Ben telaşla “Ahmeeet…” diye seslenince, yol verdi. Oradan çıkıp, koşuyu kazandım.

Tartıya geldik, herkes beni tebrik ediyor. Onlara “Siz beni bırakın da atı tebrik edin. O beni uyandırmasa, bu koşuyu rüyamızda görürdük” dedim…

1985 Tarım, Orman ve Köyişleri Bakanlığı Koşusu

Şampiyon Demek, Yeterli mi?     

Albatur’un gücü, klası, performansı onun bir şampiyon olduğunu kanıtlıyor…  1981-86 yılları arasında 22 koşu kazandı. Bu çok yüksek bir ortalama gibi görünmüyor ama kazandıklarının biri maiden, biri “Şartlı 5” koşu. Diğer 20 koşunun, altısı G1 olmak üzere hepsi açık koşu… Tarım ve Orman Bakanlığı Koşusunu dört kez kazanarak alışkanlık haline getiren atlardan biri de Albatur… Düşünsenize, bu koşuyu 1982-86 yıllarında dört kez kazanmak, kaç farklı yaş grubuna ve kimlere üstünlük sağlamak demek? 1983 yılındaki 2400: 2:40.91’lik derecesi de bu koşunun günümüze kadar kırılamayan rekoru.

Bunları “şampiyonluğun belgesi” kabul edin ama aygır olduktan sonra Halid, Anadolu Ateşi, Angora, Caş, Bayhan gibi sadece iyi koşan yavrular değil, şampiyon aygırlar verdi. Bu söylediklerimiz, Albatur’u atçılığımızın unutulmazları arasına almaz mı?

Albatur (Aygır)
News Reporter

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir