Tarafsız Gözle Bir Fransa Macerası…
Reşat Köstem

Kaç yıl önceydi anımsamıyorum; Longchamp Hipodromu’nun bir süre kapatılıp, yenileneceğini öğrendik. 2008’de Zarkava’nın kazandığı Arc’ı izledim ve sonrasında da Fransa’ya gitmedim. O günlerde, hipodromun çevre ile uyumu etkileyici,  tarihi tribünleri dışardan bakınca çok görkemliydi ama içine girince artık döküldüğünü de görüyordunuz. Yenilenmesi gerekti, Fransızlar da böyle yaptı.

Yenilenecek Longchamp’taki ilk Arc’ı canlı izlemek o tarihlerde aklımıza düştü. Şansımız (Biz yaştakiler için şansımız=sağlığımız) yaver gidince, isteğimiz gerçekleşti…  Bunları uzun uzadıya neden anlatıyorum? Benim gidiş nedenim, öncelikle yeni hipodromu görmek ve Arc gününün aklımdan çıkmayan güzelliğini yeniden yaşamaktı. İtiraf edeyim;  ön kayıt yaptıran atlardan Enable dışında, ilgimi çeken bir safkan da yoktu.

Söz Enable’dan açılmışken devam edelim. Padok görüntüsü bir kısrak zarafetinden çok, sanki bir sporcu kimliği taşıyor. Hayli sakin, kendinden emin ve güvenilecek bir koşu makinası gibi…

Gelelim Paris’teki yarış güncemize…

Cuma sabahı başlayan yolculuğumuzun ilk durağı Saint – Cloud Hipodromu, hedefimiz TJK Koşusu. Bizim yarış, iki yaşlı tayların katıldığı, 80 bin Euro toplam ikramiyeli, günün en önemli koşusuydu. Atahan, Erdem Mutlu ve bendenizin ayağı daha bu koşuda belli oldu. Büyük favori 3 numaralı tay, sayemizde (!) sonuncu… Kazanan East, Frankel yavrusu ve İngiltere Hamilton Park’ta maiden çıkıp, Fransa’da da bu koşuyu “ayağının tozuyla” kazandı.

Saint – Cloud, yemyeşil, küçük ve güzel bir hipodrom. Siz Amerikalıların hipodromlarına “park” dediklerine bakmayın, Fransızcada “hippodrome” sanki yeşillik demek…  Saint – Cloud’nun pisti çok geniş, dönüşler gayet yumuşak ve son düzlüğü de yaklaşık 1000 metre.  Bu nedenle “Profesyonellerin favori yarış pisti” diyorlar. Biz de Paris maceramıza amatörlere ait bir yarış pistinde başlayamazdık…

Atahan Zilcioğlu, Erdem Mutlu ve Reşat Köstem

Bir tribüne, bir oyun makinalarının başına Atahan, Erdem ve TJK kafilesi koşturup, durdu. Bu koşuşturmada beni, oyun makinaları bölümüne dâhil etmeyin. Bizim ekip için ilk gün, Fransa’daki oyunların eğitimiyle geçti diyebilirim. Ne de olsa deplasman, sahayı pek tanımıyoruz.  Erdem, “acemi” şansıyla üç beş Euro alıp, kazancını bir de TL’ye çevirince; “Fransızlar bu işi hiç bilmiyor… Longchamp’ta onların bütün parasını alırım” diye gezinmeye başladı ama ikinci gün Fransızların intikamı acı oldu…

İkinci gün istikamet Longchamp…

Ağaçlar arasından gözüken hipodrom, dört bir yanındaki, yaprakları sararan ağaçlarla hemen hemen aynı renkte. Bunu bilinçli olarak seçtiklerini sonradan öğrendik. Longchamp Hipodromunu hep sonbaharda ve uzaktan seyredecekseniz sorun yok ama kapıdan içeri girince işler değişiyor. Onu az sonra konuşacağız. Şimdilik trafik ve kalabalıkla boğuşuyoruz.

Bi dakika, bi dakika… Erdem yazdıklarımın acısını çıkarmak için; “Reşat abide bir göz var, bilseniz…” diye söze başlayıp, yaşadığımız bir olayı biliyorum ki herkese anlatacak. İyisi mi önce benden duyun.

Hipodromun önüne geldik; arabalar adım, adım ilerliyor. Beyler ve hanımlar da kendi alemlerinde “tin, tin” spor yapıp, karşıdan karşıya geçmek için de yola atlıyorlar.  Bizim arabanın birkaç metre önüne de, naif bir hanımefendi atlayıverdi. Ben de; “ya bunun ayakları birbirine dolaşıyor; şimdi düştü, düşecek” gibi bir şeyler söyledim. Kadın bir adım sonra burun üstü “pat” diye yere çakılmaz mı? Al başına belayı… Erdem oralarda bir polis görse; “Bayanı bu bey düşürdü, şahidim” deyip, beni polise teslim edecek. Gerçi ona da hak veriyorum. Bu olayda pek sütten çıkmış ak kaşık değilim, ben de kendimden korktum. Levent Sarıkaya’ya da bunu anlatınca, neyse ki o harika bir yorum yaptı; “Siz kadına bakıyorsunuz; Reşat Bey atçı gözüyle aksiyonlarına bakıyor…”

Parislongchamp

Sonunda hipodroma vardık. Birkaç merdiven çıkıp, tribünlerin girişine gelince, bingo… Altın sarısı koca bir bina. Arc mitinginin sponsoru Katar biliyoruz ama insanın sorası geliyor, hipodromu da mı onlar yaptı? Neyse ki, lavabolar falan bizdeki gibi beyaz, krom nikel…

Şaka bir yana, hipodromun rengi bence olmamış ama bunun dışında kusur bulmak güç. Tribünler, yeşil alanlar, akla gelebilecek her şey öylesine güzel düzenlenmiş ki, anlatamam. Boynunuzdaki kart ya da yakanızdaki kokartla girebileceğiniz yerler belli. Geçişlerde sürekli kontrol ediliyor. Örneğin bizler, dört ayrı kontrolden geçerek medya merkezine, sonra bir kez daha kontrolle tribüne girebiliyorduk.  Ben fotoğraf çekmek için bitiş tribününü seçince, oradaki denetim farklı. Elinizde şampanya ya da şarap kadehiniz, hiç olmazsa bir bira bardağınız yoksa sizi aralarına zor alıyorlar…

İngilizlerin çoğunlukta olduğu ve güzel havanın keyfini çıkaran bir yarış sever grubu var. İnanın, sırf orada olmak için insan hipodroma gider. Gerçi hanımefendiler ve beyefendiler, hipodromdan girdikleri gibi çıkmıyorlardı ama ne tasa…

Lafı uzatmayalım; çıkışta çoğunluk sarhoş… At yarışı aristokrasisini temsil eden beyefendiler kontrollü, bu halleri pek göze çarpmıyor ama hanımefendiler için ayni şeyi söyleyemem. Genç bir hanım gördük, durduğu yerde bile, lodosa tutulmuş sandal gibi, sallanıyordu. Elindeki cep telefonunu neredeyse gözünün içine sokacak… Tuşlara bir ulaşabilse, telefon bile edecek… Rakamlara basmak istiyor ama nişan alıp, salladığı parmak bir türlü ekrana denk gelmiyor ki… Atahan ya da Erdem dikkat etti; “abi şunun ayakkabılarına da bir baksana.” Netameliyim ya, korka, korka baktım. Söyledikleri kadar vardı;  bir karış yüksekliğinde  “ipince” topuklar… Sallanıyor ama dengesini kaybedip, düşmüyor. Bendeniz,  ayağında Nike ile spor yapan kadını düşürmenin utancı içinde bir şey diyemedim…

Gelelim Büyük Koşuya…

Başına sponsorun adını koymadan Prix De L’Arc De Triomphe yazarsam başımız derde girer mi dersiniz? Belli öyle bir anlaşma yapılmış ki, bu koşuyu Katar’ı anmadan yazmak da, konuşmak da yasak… Ciddi söylüyorum; Paris Belediyesinin bizdeki metrobüsler gibi araçları hipodrom ile merkezi yerler arasında ring seferleri yapıyordu. Bu araçların durak adresleri bile “QATAR Prix …” diye yazıyor. Sadece koşunun ya da hipodromun ismi değil; başında Katar var.

Hiç unutmuyorum; 2008 yılında, Katar Yarış ve Binicilik Kulübü (QREC) 2 milyon euro gibi astronomik bir bedelle sponsor olunca, Fransız kamuoyu; “nasıl olurda Arapları sponsor yaparsınız?” diye ayağa kalkmıştı. Sponsorluk bedeli şimdi 4 milyon Euro ve herkes mutlu…

Son metreler nefes kesti…

Enable, 2400 metrelik koşunun başlangıcından son 100 metresine kadar rakipsiz gibi koştu. Son 200’de çektiğim fotoğrafta en az 3 boy öndeydi. Son 50 metrede ise, durmadı da en hafif deyimiyle yavaşladı ve fark bir başa kadar indi. Geçen yılki yarışına göre tek farkı, son metrelerde temposunun çok belirgin biçimde düşmesiydi. Sakatlığı nedeniyle verdiği ara belli ki ona yaramamış.

İkinci olan Sea Of Class için söylenebilecek çok şey var. Bu safkanın eşleşmesini Tarık Tekçe’nin yaptığını öncelikle belirtmeliyiz.  Üç yaşında bir kısrağın, bu yarışı ve ikinciliği olağanüstü bir başarı ve gelecek için büyük umutlar. Dileriz ayağı düz basar. Islak pisti hiç sevmediği günlerdir konuşuluyordu. Ekip, meteorolojik araştırmayı yapıp, Pazar günü yağmur yağmayacağı bilgisi alınınca, 120 bin Euro olduğu söylenen bir ceza ödenerek kayıt yapıldı.

Peki, Paris’te yağmur yağdı mı? Cumartesi gece yarısından sonra ve Pazar günü sabah saatlerinde çok zayıf ve yerel yağmur gördük. Fakat Pazar sabahı telefonumuza gelen pist ve hava durumu ile ilgili basın bülteninde,  9.44 itibariyle yapılan ölçümde pistin 3.2 (good) olduğu, saat 11.15’te ise Paris’in batısında (Longchamp) yerel ve çok hafif bir yağış görüldüğü bunun da pisti etkilemeyeceği yazıyordu. Pist ağırlaşacak kadar ıslak değildi.

Enable ve Khalid Abdullah Rekor Kırar mı?

Bu koşuyu üç kez kazanabilen safkan yok. Enable 2019’da kazanırsa, bunu başaran ilk safkan olacak. Dişi bir safkanın, üç yıl üst üste Arc’ı kazanması inanılmaz bir şey olur. Hani ikişer kez kazanan isimleri görünce de, böyle bir olasılığı düşünerek onlara haksızlık mı yapıyoruz acaba? At sahiplerinde de Marcel Boussac ve Khalid Abdullah altışar birincilikle lider isimler. Khalid Abdullah da böyle bir liderliği arzulayabilir. Frankie Dettori ise 1995 ile 2018 arası Arc’ı tam altı kez kazanan, rakipsiz bir isim…

Enable’ın başarısı yadsınamaz ama bu yarışında, sakatlığı öncesindeki gibi değildi; bu biline…

 

News Reporter

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir