Bir Zamanlar Veliefendi | Erkut Deliroman

Birinci Dünya savaşından hemen önce (aşağı yukarı 1912 yılında) Almanların işbirliği ile İstanbul için ideal yarış alanı seçilen Veliefendi, günümüze kadar hiçbir hipodromun yaşamadığı safhalardan geçti Veliefendi Çayırı.

XVIII ve XIX. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu merkezi Dersaadet’in en önemli ve rağbet gören mesire yeriymiş.

İsmi hakkında çeşitli rivayetler çıkarılan ve kesin olarak aslı bilinmeyen Veliefendi, Çırpıcı Çayırı’nın bir uzantısı olup ilk olarak 1912’de koşulara ev sahipliği yapmıştır.

Birinci Dünya savaşı sırasında (1914 – 1918) devrinin en kudretli adamı Enver Paşa’nın at sevgisi ve yarış atı beslemesinin yanı sıra Şehzade Abdülhalim Efendi ve Liman Von Sanders gibi yabancı generallerinin de bu işe önem vermelerinin sonucunda, Veliefendi bir yarış merkezi haline gelmiştir. Portatif tribünler, çadırlar, halka ve bazı ekabire yarış seyretmekte basit katkılar sağlamış, Badi gibi, İhsan Baba (Atçı) gibi, Büyük Mecit gibi jokeylerin çıkmasına ön ayak olmuştur.

Harp sonunda yarışlar durmuş, İstanbul’un işgalini takiben 1920’lerde ( Makrikeny Race Syndicate) adlı bir şirket, 1960’lara kadar kalan bir beton tribün de yaparak yeniden Veliefendi’yi canlandırmıştır.

Birkaç sene içerisinde bu şirket de işi devam ettiremeyince, Veliefendi’de süreli olmayan koşular yapıldı.

Yarışı izlemek ve önde geçeni görmek için demirlerin üzerine çıkan atseverlerCumhuriyet’in ilanından sonra Sipahi Ocağı yarış tertip etti. Bir süre hiç düzenli yarış olmamasına rağmen at yarışlarına ilgi büyük oldu. Seyircilerin oturma yerleri pavyon ya da hususi mevki iptidai olmasına rağmen, özellikle şehrin tanınmış ve üst düzey makamlarını işgal eden kişiler Veliefendi’de koşuları seyrediyordu. Bugün tanınmış bir köşe yazarını Veliefendi’de göremeyiz ama 1924’de İkdam Gazetesi’nde çıkan bir yazı oldukça ilginçtir. “Pavyonun bir tarafında şark fatihi Kazım Karabekir Paşa, her zamanki ciddiyeti ile koşu programını tetkik ediyor, biraz ileride Refet Paşa yanındaki hanımefendiye izahta bulunuyor. Bir yanda akşam gazetesi sahibi ve sermuharriri Necmettin Sadık bey ve muhterem refikaları, en üst sırada meşhur gazeteci Ahmet Emin Bey ve refikaları Rezzan Hanım… Her yer o kadar meşhurlarla dolu ki hangi birini sayayım?”

O zamanlar derme çatma tribünlerde her kesimden insanları bulmak mümkündü
1926’ya kadar aralıklı da olsa Veliefendi’de koşular yapıldı. Yüksek yarış ve Islah Encümeni kurulduktan sonra koşulara bir istikrar geldi ve halen daha da olgunlaşarak devam ediyor. 1938’den sonrasını bizzat yaşadım. Hele 2. Dünya Savaşı sırasında profosyonel bir gazeteci olarak yarışların içinde idim. O zamanlar İstanbul’un nüfusu bir milyonu bulmuyordu. Özel otomobil hemen hemen yoktu. Taksim – Beşiktaş arasında işleyen iki Renault otobüsü dışında şehir içinde otobüs mevcut değildi. Buna rağmen haftada bir gün yapılan koşularda, Veliefedi yarışyeri çok kalabalık olurdu. Şehri Veliefendi’ye bağlayan en önemli ve belki de tek nakil vasıtası trendi.

Sirkeci’den 1 – 1,5 saat arayla iki tren kalkardı. Bunlar Bakırköy’üne kadar giderlerdi. Veliefendi’de – şimdiki son viraj hizasında – ahşap bir peron vardı. Halk burada treni terk eder zorlukla tepe aşağı iner ve yarış alanına kadar yürürdü. Biraz paraya kıyanlar Yenimahalle’de trenden iner veya payton ya da çek çek arabasına binerek bir kilometre yürümekten kurtulurlardı. Bakırköy’de bir vapur iskelesi vardı, ama defalarca müracat edilmesine rağmen bir türlü bu hatta vapur tahsis edilememişti.

1945’de yurdumuza dışarıdan otomobiller gelmeye başlayınca Veliefendi’ye de dolmuş seferleri başladı. Taksim’den, Tepebaşı’ndan ve sirkeci’den dolmuş kalkardı. Bu arada şimdiki körüklü otobüsler uzunluğunda Wayne marka iki otobüs bir özel firma tarafından getirildi ve Taksim – Bakırköy hattına tahsis edildi. Tabi bu arada tramway ile Yedikule’ye gelip oradan yayan olarak devam edenleri ve daha çok yarışlardan sonra aksi istikamette mecburen piyade yürüyüşü yapan yarışseverleri de unutmamak lazım.

Netice ilan (Afisaj) panosuna bakan yarışseverler

Trenden indikten sonra, ağaçlı toprak yollardan yürüyerek yarış yerine gidilirdi. Yol boyunca kazanda pişmiş mısır satıcıları, rulet niyetine 5 – 10 kuruş bastırılan tombalacılar, “Bul karoyu al parayı” diyen üçkağıtçıların, koşulardan sonra müşterileri daha da artardı.

Yarış yerine girilince evvela padoğu görürdünüz. Şimdiki 1. tribünün yerinde İngilizlerin yaptığı ilk beton tribün vardı. Bu tribünün bir tarafında tartı mahalli ve jokeylerin soyunma yeri ve muhasebe, diğer tarafında Aziz Ağa’nın işlettiği lokanta bulunurdu. Şimdiki padoğun bulunduğu yerde üzeri sazlarla ve hasırlarla örtülü gölgelik yapılmıştı ve altında bazı masalar vardı.

Günümüzden yaklaşık 50-60 sene önce Mabed’in ziyaretçileri de bir başka güzeldi

Poto’nun tam karşısında tahtadan yapılmış iki katlı hakem ve komiserlerin bulunduğu kule görünürdü. Kulenin arkasında 25 – 30 cm yüksekliğinde bir platform vardı. Bunun üzeri sazlarla örtülmüştü. Burası 1949 yangınından sonra da biraz tamzim edilerek işlevine devam ettirildi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar bile burada ağırlanmıştı.

O malüm tren yoluna bakan ve padoğun arkasına isabet eden ağaçlıklı alan üzerine müşterek bahis gişeleri kurulu idi. Ganyan / plase / ikili ve çifte bahis biletleri koçan halinde çivilere asılı durur, koşu başlarken üzerine tel kafes indirilirdi. Koşulardan sonra seyircilerin büyük bölümü trene doğru giderdi. Gelişte olduğu gibi dönüşte de özel tren kalkardı. 1940 – 45 arası, hava karardıktan sonra trenlerde mavi renkli ampuller yanardı, devam etmekte olan harbin gereklerinden olan kamuflaj sebebiyle. Keza tramvaylarda da öyle…

Yarışlardan karlı çıkanlar çoğu kez sevinçlerini ya Samatya’da ya da Sirkeci meyhanelerinde kutlarlardı…

İyi mi, kötü mü idi o günler? Hatırlayanların hayal etmesinde bir mahzur yok…

News Reporter

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir